< NE ZAMAN İÇİME BAKSAM YÜKSEKLİK KORKUM DEPREŞİR - Blogcu





BİR BİLİNMEYENLİ HAYAT

                                          BİR BİLİNMEYENLİ HAYAT

Şeffaf tertemiz bir dünya idi önceleri yaşadığım.Bilmediğim pek bir şey yoktu.Her şeyi doğru bildiğim anlamına gelmese de biliyordum işte.Yanliş ta olsa biliyordum.Pamuğun gökyüzündeki bulutlardan indirildiğini,seyahatlerde hızla akıp gidenin araç değil yol olduğunu bilirdim.On bölü ikinin sonucu yirmi ediyordu ve ben bunu ikiye bölerek yediğimiz zeytinlerden biliyordum.Yanlış ta olsa biliyordum işte…

            Önceleri yaşadığım dünyada herkesin yaşı bilinir,bilyeler adilce bölüşülür,eşitsizliklere yer olmazdı.Sayılar bilirdik en reelinden.10 rakamdan oluşan ve yüttüğüm,çoğu zaman da yütüldüğüm bilyelerin, bir de kaç kez yatıp kalktığımızda bayram olacağının hesabını yaptığımız sayılar…Bir havuzumuz vardı tulumbayla su çektiğimiz lakin alttan değil üstten boşaltırdık.Ne işçiye verecek ne de alışveriş yaptığımızda üstünü alacak kadar paramız olmadı hiçbir zaman.

Gel zaman git zaman,okula başladığım zaman değişiverdi dünyam.Okulun ilk günüydü ve öğretmenim topal biriydi.Ve ben, işte o gün hayatımda bir şeylerin aksayacağını anlamıştım.Koyvermedim kendimi.Doktor olacaktım çünkü.Çocuktum,ne olmak istiyorsun sorusunun en sık sorulduğu yaşlar işte.Doktor derdim hem de çocuk doktoru.Parası boldu ve çocuklar da sürekli hastalanıyordu.Çocuktum işte,paradan daha değerli değerli şeylerin bilincine erişemediğimiz dönemler yani.İlkokul beşe kadar dört işlemdi gördüğümüz ve ben dördünde de en iyisiydim.Kıvrak zekamla kavramıştım hepsini.Hatta 10 /2 nin 20 değil 5 olduğunu bile öğrenmiştim.

Doktor olmayı istiyordum dedim ya! Ta ki onu tanıyıncaya kadar…Onu tanıyınca tanıdım kendimi,tanıyınca onu değişti dünyam.Gizemli yanı, doktorculuktan vazgeçirdi beni.Zoraki bir vazgeçişti bu.Bu tanışma hayal dünyamın temeline konulan dinamitti ve kopuvermişti bir yanım.Bir bilinmeyenle tanıştığım o gün anlamıştım doktor olamayacağımı.Şimdiye dek bize çarpı olarak öğretilen şeyin aslında bilinmeyen bir şey olduğunu söylüyordu bir ses.X bilinmeyendi, ki ben de hiçbir zaman bilemedim onu.Doktorluk sayısal bölümdü,x te bilinmeyen bir sayıydı ve benim sayılarla aram dört işlemin bittiği yere yani x in başladığı yere kadardı.

Biri yetmezmiş gibi y ve z yi de eklemişlerdi.Alfabe harfleriydi bunlar öyle biliyordum.Bu harflerle bildiğimiz kelimeler inşa ederdik.Çoğaldıkça bilinmeyenler,küçüldüm sıramda,kısıldı sesim .Matematik ti dersin adı, kalkan parmaklar arasında yerini alamadı birgün bile parmağım.En iyinin ben olmadığımı anlamıştım artık.İlk kopyamı matematikten çektim,ilk tokadı matematikçiden yedim,ilk zayıfımı da matematikten aldım.Bildiğim dünyamı alt üst ediyordu matematik.Kurmaya çalıştıkları yeni dünyada kadınların yaşı,erkeklerin maaşı  soruluyor,havuzların dibi deliniyor,bilyeler eşit bölüşülmüyor,eşitsizlikler yaygınlaşıyor üstüne bir de basit görülüyordu.Faiz yeniyor,işçi hakkı yeniyor,var olan problemi çözmektense hep çözülecek yeni problemler üretiliyordu…

İşte bu yüzden,bu yüzdendir ki barışmadı yıldızım bilinmeyenlerle.Hayallerimin hırsızını sevemedim bir türlü.

 

                                                                                                          M.Emin SÜTÇÜ

MUZO İLE REMO

                                                           MUZO İLE REMO

Yıl 1989.Hiçbir önemi olmayan,tarih kayıtlarında ayrıntısı bile olmayan bir yıl.Kozluk’un şirin bir köyünde!bir hazan mevsimi  kuşluk vaktinde iki çift göz açılır dünyaya.Nurtopu gibi demeye dili varmamıştır ebelerinin.Babaların bu merakı sadece yavrularını görene kadar devam etmiştir.Ebe haklıdır ancak şaşkınlığı kısa sürede atarlar üzerlerinden.Ne olursa olsun sevinmeleri gerekirdi.Zira çocukların ikisi de erkekti ve erkek babası olmak şerefti.

İki bebeğin ortak bir kaderi paylaşacağı,aynı anda dünyaya gelişlerini duyan ilim erbabının ortak kanaatidir.Birine içinde bulundukları mübarek ayın hürmetine Ramazan,diğerine de öylesine Muzaffer adı verilir.Bu isimler sokağa çıkma çağına dek aslını korumuş,iki yaşından itibaren kendilerini köy meydanına atan Muzaffer ve Ramazan Muzo ve Remo oluvermiştir aniden.

Bir poşet tatlı mı versem alırsın yoksa bir poşet para mı?sorusunun sıkça sorulduğu çağda iken diğer tüm akranları çocuk saflığıyla tatlıyı seçerken onlar paranın önemini çoktan kavramışlardı.Kimi zaman dengeyi şaşırıp bir poşet tatlıya karşılık bir yuvarlak tatlı parasını tercih ettikleri de hayretle müşahede edilmiştir.Sır saklamayı da hiçbir zaman becerememişlerdir.Çünkü en fısıltılı konuşmaları bile 100 metre uzaktaki bir şahsı rahatsız edecek kadar naziktir.

Çocuklukları aynı köyde geçer.Sakın daha sonra ayrıldıklarını düşünmeyin.Onlar hala aynı köyde,aynı okulda,aynı sınıfta hatta aynı sıradalar.Günün 18 saatini birbirlerine bakarak gecirdikleri düşünülürse pek te renkli bir hayat sürdükleri söylenemez.Çocuklukları hep köylülerden duydukları define hikayeleriyle geçmiştir.

Zaman bu,kabında durmaz.Zaman gibi bizim Muzo ve Remo’da kabına sığmaz ve hızla büyürler.Onları mezun ettikten sonra uzun bir dönem ilkokul hocalarından haber alınamadı.En son hocanın,görevini terk ettiği ve trt 2 de işitme engelliler haber bülteninde göreve başladığı tespit edilmiştir.

Liselidirler artık,büyümüşlerdir.Yani anlayacağınız altın dolu küplerin peşine düşme vakti gelmiştir.Muzo ile Remo bir gün sevinçle uyanır.İkisi de rüya görmüştür.İlk fırsatta anlatınca rüyalarını birbirlerine,aynı rüyayı gördüklerini anlarlar! Tahmin edeceğiniz gibi gördükleri rüya,çocukluktan beri duyageldikleri define hikayelerinin bilinçaltı versiyonudur ve ikisi de çil çil altın saymaktadır.Gördükleri rüyayı pek hayra yormazlar.Çünkü define peşinde koşmak gibi hayırsız bir işe kalkışmışlardır artık.

Her şey hazırdır,define işine hazır olmayan kendileri dışında.Herşey dediğimiz dört şeydir aslında.Çünkü tüm hazırlık dört parçadan oluşmaktadır.Kazma,kürek,bulunacak altınların konulacağı çuvallar ve bir adet casio marka kol saati! Ne bir harita, ne bir işaret ne de bir söylenti vardır planlarında.10 dakika sonraya kurulur saatin alarmı ve bakmadan saate yürürler öylesine.Az bir zaman sonra alarm ötmeye Muzo ile Remo da kazmaya başlar.Kazarlar,kazarlar,kazarlar.Enine 7,derinliğine 9 metre kazılmıştır toprak.Olan da toprak altında bile rahat yüzü görmeyen zavallı hayvancıklara olmuştur.Yapılan bu ilk kazının bilançosu korkunçtur.2 köstebek,3 akrep,47 solucan,koskoca bir karınca kolonisi ve daha cinsi tespit edilemeyen birçok canlı aldıkları kazma kürek darbeleriyle hayata veda ederken bir o kadarı da bulundukları topraklardan zorunlu göçe tabi tutulmuştur.

O bölgeden umutlarını kesen define avcıları tekrar alarmı 10 dakika sonraya ayarlayarak koyulurlar yola.Kazıların ve katliamların ardı arkası kesilmez artık.Toprak altını yurt edinmiş ne kadar canlı varsa tası tarağı toplayıp bu iki kafadardan olabildiğince uzaklarda yeni bir yurt bulmak için koyulmuştur yola.Köy civarında savaş mevzilerini andıran 187 çukur açılmış ve o günden sonra çukurlara düşme korkusundan hiçbir hayvan köy sınırlarına girememiştir.Durumdan haberdar edilen Anadolu Ajansı ve İhlas Haber Ajansıgibi önde gelen haber kuruluşları tüm muhabirlerini bölgeyte seferber etmiştir.Yalnız haberciler değil;Orman ve Çevre Bakanlığı ekipleri,Hayvanseverler Derneği üyeleri,Doğayı ve tabiat güzelliklerini koruma derneği de peşlerindedir artık.Hatta yaptıkları tahribat ve telefat nedeniyle tüm dünyada eylemleriyle tanınan Green  Peace    üyeleri bile Kozluk’a gelmiş ve belediye binasına “Başkan uyuma,köylülerini koruma” yazılı bir pankart asmışlardır.

Tüm ekipler onları arayadursun,Muzo ile Remo nihayet kazdıkları son çukurda madeni paraya benzer bir teneke parçası bulmuşlardır.Üzerinde ise “YOANS”yazmaktadır.Tükenmekte olan umutlarını yeniden diriltecek bir kıvılcımdır bu ve buldukları bu nesneyi hemen ertesi gün alanının uzmanı bir tarihçiye yani Emin Hocaya götürmeye karar verirler.Ancak o gün tüm aramalara rağmen ekipler Muzo ile Remo’yu bulamayınca olay hakkında komplo teorileri üretilmiş terörle mücadele ekipleri teyakkuz haline getirilmiş,piyasadaki dalgalanmalar borsanın çökmesine neden olmuş,mecliste hükümetin düşürülmesi gündeme gelmiş ve olayın araştırılması için meclis tarafından bir komisyon görevlendirilmiştir.

Bütün olup bitenlerden habersiz olan define avcıları ise kuytu bir köşede kazdıkları son çukurun içinde uyuyakalmıştır.Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini açan iki kafadar yürüyerek doğruca okulun yolunu tutar.3,5 saatlik bir yürüyüşten sonra kazı için ne kadar açılmış olduklarını anlarlar.Olsun,okula geç kalsalar da ne önemi vardı ki?Belki de buldukları nesnede yazılı olan harfler büyük bir hazinenin şifresiydi.

Teneffüs vaktinde gelirler okula ve doğruca Emin Hocanın yanına koşarlar.Söylediklerinden pek bir şey anlamasa da Emin Hoca meselenin özünü kavramıştır.Acıyarak bakar yüzlerine.Üst başları toprak içindedir.Muzonun kulağında 2 metre aşağı atlarsam ölürmüyüm diye düşünen,Remo’nun boynunda ise gömlekle ense arasında sıkışıp can vermiş birer solucan sallanmaktadır.Durumlarına içerleyen Emin Hoca paraya benzeyen teneke parçasına bakar ve hemen yazıdaki şifreyi çözerek der ki: YOANS. Yani diyor ki,Yazıklar Olsun Aldığınız Nefese Sizin…..

Aldıkları cevapla usulca sınıflarına giderler.Tam da yapacakları yeni kazıların planını yaparken ,habercilerle birlikte tüm ekipler izlerini bulmuş ve okula kadar gelmişlerdir.Gün ortası haberlerine canlı yayın ilebağlantı kurulduğunu gören Hayvanseverler Derneği başkanı Şiraze hanım,her gün bir hiç uğruna kanı dökülen yüzlerce insanı unutup başlamıştır medya şovuna:

-Hiç mi utanmıyorsunuz? Hangi cüretle telef ettiniz onca hayvanı? Sizi utanmazlar,arlanmazlar…

Hakaretlerin dozajı arttıkça Remo öfkelenir ve canlı yayınmış aldırmadan daha doğrusu anlamadan

-“Sensiniz utanmaz.Kahpık! Cahnıme gireceksin,yüzündeki boyağa bak…”tarzında cümlelerle altta kalmamaya çalışmaktadır.

Bu arada haber programına konuk olan komplo teorisyenlerinin sorusunu yöneltir muhabir:

-         Efendim kimler için çalışıyorsunuz ve amacınız neydi?

Remo  Şiraze Hanımla atışmaya devam ederken Muzo az da olsa işin ciddiyetinin farkına varır ve bir açıklama yapması gerektiğini düşünür.Tüm Türkiye televizyon başına kilitlenmiş,heyecanla Muzo’nun dudağından dökülecek kelimelere odaklanmıştır.Mikrofon Muzo’dadır artık.Tabi ki söz de:

 

-Wela ene u Remo daha etfalken bize anlatıyorlar,buralarda heryerlerde,nerelerde kazsan ziv u zer çıkıyor sonra biz büyüyor büyüyor,merkep kadar olunca sıatımi kolumuza katıyor,alamırıni kuruyor u yürüyorız.

Muhabir:-Yani çukurlara mayın mı kuruyordunuz, yanlış mı anladım?

Muzo:-Yok yok maymun vurmıyorduk,hepsi mostanik u solcan ölüyordi.Biz kazıyor kumısıni yakınsına koyıyordık,diyordık üzersini kapacatağız birsini bitirtince öbürtekisine başlıyorız.Biz vuruyorız mostanikler çıkıyor kaçıyor hepsi.

Muhabir:-“Kimlerle çatıştınız?Mostanikler de kim,biraz açık konuşur musunuz?

Muzo:-He. Mostanikler bınardde yuva yapıyor.Ma sankim onlar tekti.Bissüri başkalari da vardi.

Muhabir: -Nasıl yani,mostaniklerden başkalarıyla da mı çatıştınız?Elinizde ne tür silahlar vardı?

Muzo: -wela bende repş Remo da kazme vardi. Make bunlar silahtır?

Muhabir: - silahlarınız olduğunu kabul ediyorsunuz yani

Muzo: - yaw ben ne diyor sen beni hep anlamıyor.Ben bir daha senin mifrokonuna konuşmuyor.

            Tam bu esnada emniyet birimleri gelir ve iki arkadaş apar topar minibüse alınır.Minibüse bindirilirken Remo dan duyulan son söz “kahpık”olmuştur.Aradan bir hafta geçer.uzun süren soruşturma safhasından sonra olayın gerçek yüzü aydınlığa kavuşur,18 yaşını doldurmadıkları için iki öğrenciye cezai müeyyide uygulanmaz ve öğrenim hayatlarına kaldıkları yerden devam ederler.

 

 

                                                                                              M. Emin SÜTÇÜ

 

27 KURŞUN 27 MEZAR

                                                           27 KURŞUN 27 MEZAR

Karanlık. Her yanım kapkaranlık. Aydınlığı  tanımayınca karanlığı da tanımaz insan doğru ya, unutmuşum. Ama ben kimim,burada ne işim var. Hepsinden öte neden yalnızım,yapayalnız ve tek. Beyazlar içinde ara ara yalnızlığıma konuk olanlar var. Sabret diyorlar,bu yalnızlık bitecek.

            Etrafımı çepeçevre kuşatan karanlığın dışından sesler alıyorum. Karmakarışık ve anlamsız. İçindeyse bambaşka bir ses. “Anne yüreği” diye anlatmıştı beyaz giyenler. Senin için çarpan ,özlem dolu hasret dolu ana yüreğidir sana atan. Attıkça yüreği anamın sımsıcak bir güvenle doluyor minik yüreğim. Attıkça yüreği anamın,damla damla hasret doluyor içime. Dinmeli,son bulmalı artık bu hasret. Anlasanıza ne çok özlediğimi. Ne olur,göreyim o yüreğin sahibini.

            “Vakit geldi”diyor bir ses. Beni uğurlamaya gelenler var. Yepyeni bir dünyaya doğacakmışım,içinde anam içinde babam,içinde kardeşlerim olan. Merak ediyorum bu dünyada daha neler var. “Göreceksin” diyorlar.”Yaşayacak ve göreceksin.” Korkuyla karışık bir heyecan sarıyor tüm benliğimi.

            Bir 17 mart sabahı buluşma anı geliyor ve ben her şeyi ters görüyorum. Dünyanın bana ters bir yer olduğunu düşünüyor,ürküyorum. İşte o an bir el tokatlıyor beni ve ben “çığlık” oluyorum. Ama feryadımı duyan yok. Neden aldırmıyorlar ki bana. Anam ! babam! Siz neden gülüyorsunuz? Bakın tokatlıyorlar beni,acı çektiğimi görmüyor musunuz? Gülmeyin ne olur, paylaşın acımı. Ve ben anlıyorum bu dünya acıların paylaşıldığı bir dünya değilmiş.

            Yıkıyorlar sonra beni ılık suyla. Ferahladığımı hissediyorum. Tam rahatlamak iççin kollarımı iki yana açıyorum,kocaman bir el yakalıyor iki kolumu ve bir beze sarıyor beni. Sonradan öğrendim “kundak”mış adı. Niye sarıyorlar ki beni, elimi kolumu niye bağladılar şimdi? Bu esaretin anlamı ne? Diye düşünürken aniden bir sarsıntı oluyor ve yer yerinden oynuyor sanki. Ama kaçmıyor hiçbiri,kimsede panik yok. Neden çıkarmıyorlar beni emniyetli bir yere? Allahım bu ne sarsıntı böyle dinmek bilmeyen. Seyretmekten yorgun düşen gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başlıyor,kendimi uykuya teslim ediyorum. Beyaz giyenleri görüyorum düşümde.” Ne olur yalnız bırakmayın beni bu yeni dünyada”diyorum, “Annen” diyorlar.”O sana bizden daha iyi bakacak.”Uyanıyorum,gözlerim açık ama etraf yine kapkaranlık. Eski yurduma geri mi döndüm, yaşadıklarımın hepsi bir rüya mıydı Allahım?

            Bir yandan acıktığımı hissediyor bir yandan korkuyorum ve en iyi bildiğim şeye yani ağlamaya başlıyorum. O anda karanlığa sebep perde kalkıyor üzerimden ve sımsıcak bir kucağa taşınıyorum. Öyle nazik öyle şefkatle sarıyor ki beni,içim ısınıyor dağılıyor korkularım. “Anne bu olsa gerek” diyorum “Anne bu olsa gerek.” Evet evet bu o. Aşinası,tiryakisi olduğum yürek atışlarını duyuyorum çünkü. Acıktığımı anlamış olacak ki karnım doyuyor yavaş yavaş.

            Bana bir şeyler oluyor galiba,bir sıcaklık hissediyor ve huysuzlanıyorum. Neler olduğunu tam anlamıyorum ama annem dışında herkes yüzünü ekşitiyor. Meğerse, hoşlanmadığım bu yeni dünyaya yönelik ilk eylemimi gerçekleştirmişim.-öyle söylüyordu babam.-

            İki bedene daha yataklık etmiş bir beşikte saymaya başladım günlerimi. Önce “mama” sonra “baba” dedim. Uykusuz gecelerde anne kokan ninniler dinledim. Sürüklendim,emekledim. Gayret etmeli,ayağa kalkmalı dedim. Yanağıma kondukça buseler,çözüldü dilim “ana”dedim.

            Kimi zaman güldüm,kimi zaman ağladım. Konuştum,sustum,uyudum. Sonra da kendimi sokakta buldum…

            Çarşı dönüşlerini gözlerdim babamın. Boşsa eli itibar etmezdim dönüşlere. Elinde lollo ile her dönüşünde önce eline sonra da beline sarılırdım babamın. Çelik çomak, zehir,misket, güldürmece,savaş oyunları,çoğu zaman da futbol oynardık mahallede. Kaptan ben olur ve yalınayak döktürürdüm her maçta kanaatimce. Kanaatimi paylaşmasa da dostlarım,pas vermeyişimdi tek eksik yanım. Ayağımda ayakkabı olduğu zamanlarsa bir başka oynardım.

            Tandır ekmeğiyle beslerdi annem bizi. Haftada bir eve giren somun ekmeğiyle daha bir iştahla yenirdi yemekler. 3 iken 5, 5 iken 7 kardeş oluvermiştik bir sofrada. Bir gün duyduk ki televizyon denilen bir alet almış Ekrem Amcalar. Hayretle seyre daldık. O kadar dalmışız ki daha ilk günden rahatsız olan ev sahibince nazik bir dille kovulduk. Sonraki her akşam televizyon izlemek için evden çıkar ve şanslıysak sadece izlerdik perde aralığından görebildiğimiz kadarıyla. Dinlemek pek nasip olmasa da izlemek yetiyordu çocukluğumuza. Ahh! bir de kapatmasalardı o perdeyi keşke. Söylene söylene dağılır aramızdan birini de erketeye bırakırdık. Aralanınca perde herkes tam takım aynı yerde. Kimi zaman öfkelenen Ekrem Amca yaşına başına aldırmadan peşimize düşer,korkudan çil yavrusu gibi dağılır saklanacak delik arardık. Bir gece Meman ile birlikte kaybolduğumuzu düşünüp bizi ararlarken damın kenarında yüzükoyun yatarken bulmuşlar. Televizyon izlerken öylece dalışımız yüreğini burkmuş babamın  ve ertesi gün bizim de Toshiba marka bir televizyonumuz olmuştu. Ekrem Amcalara neler çektirdiğimizi ise televizyon sahibi olduktan sonra anlamıştım.

……….

            Ve saklımda kalan daha nice nice anılar. Yitik zamanlarla birlikte erimekte şimdi kaskatı yüreğim. Vurgun yemiş bir dalgıç gibiyim zamanın derinliğinde. Tam 27 kurşun saydım yüreğime saplananve 27 mezar,saklısı ben olan. Kim bilir ömrümde daha kaç bahar var kaç hazan.

            Yirmiyedinci baharına göz açarken ömrümün, anladım ki kaçışı olmayan esaretindeyiz ölümün. Yüreğim yangın yeri,yangın yeri şimdi yüreğim. Savursam küllerini dört bir yanına cihanın,hüzün yüklü bulutlar sarar asumanı. Salsam içime akıttığım yaşları şayet toprağa,en çorak topraklar bile doyardı suya. Dağıldı zihnimin coğrafyası,her ülkesine bir el uzandı. Bir istiladır ki ruhumda yaşanan; talan edilmiş umutlar, yağmalanmış düşler kaldı bende.

            HEYHAT! NEREDE KALDI ŞİMDİ  ÇOCUKLUĞUM. NEREDE KALDI O GAMSIZ TASASIZ GÜNLERİM VE ÇOCUK MASUMLUĞUNA İLİŞTİRDİĞİM  O TERTEMİZ DÜŞLERİM.

 

                                                                                                         

                                                                                                                  M. Emin SÜTÇÜ

           

O DÜŞTÜ

                                               O DÜŞTÜ

                            Yekindim;

                            Pazar Pazar satmak için bu canı

                            Menzil ırağa düştü

                            Yakına korku uzaklarıma yalvaç pendi

                            Dizlerden takat düştü

                            Gayret etmeli akıtmalı bu kanı

                            Can pazarında rayiç;

                            Yola koyulur oldum

                            Ökçelere şerm düştü

                            İlenirken dağ taş;duldasına sığındım çendi

                            Miad dolmadan henüz

                            Gadre uğrayan berg

                            Dalından ayrı düştü

 

                            Geceye;

                            Müstahkem çıkınımda ketmettiğim serair

                            Bivech;

                            Bihengam üryan düştü

                            Gözkapaklarım göçkün,deşneye Rahşan

                            İki kol iki yana

                            Sineye hançer düştü

                            Gözlerime yılgı,sözlerime nedamet

                            Ve sair

                            Cümle mana ayağa düştü

                            Elinde kalemi müsveddeyle dekleşan(!)

                            Telaş içinde şair

                            Mısraya heyhat!düştü

 

                            Nefyedilince serkeş ruhum,

                            Günceme herze

                            Haltası hayatımın

                            Hoyrat eline düştü

                            Bir haykırı;

                            Bir sayha;

                            Ve feryat;

                            Figan bir de

                            Ana! Dedim

                            Yar!dedim

                            Boynuma vebal düştü.

                           

                            Vakta ki ben döneldim şahikadan

                            Sirete lerze

                            Solarken benzim

                            Vecheden vakar düştü

                            Şimdi herşeyin saklı bende

                            Derinde bir de ukde

                            Tam söyleyecek oldum

                            Kılıçlardan kın düştü.

 

                            Berkende şimdi ümitlerim;

                            Sabır,tahammül ne fayda

Sürek avında ceylan

Kol kanat kırık düştü

Sen!dedim damarlarımda

İsyan;kan oldu yola revan

Yalvarı;

Yakarı;

Seni dilendim ellerim açık

Maverada gözlerim

Deger bulunmayınca kayda

Elimdeyken mavzerim

Can yere bican düştü

 

Sana yemin,sana söz

Ve sana peyman

İçimde kalmadı kimseye

Ve hiçbirşeye saygı

Şakağım kan

Bedenim yerde yaygı

Aklımda sen,

Yadımda sen;

Alnıma perçem düştü.

 

Şimdi susun ne olur

Siz,şimdi susun

Vaveyla koparmayın

Setredin artık beni sütresiyle toprağın

Ve bir kez daha susun

Sadece onun sesi

Ve yanımda illa ki!

Haa bir de unutmadan

Anneme söyleyin ki

Hayat güzeldi ama içerime o düştü…

                                               M.Tahir SÜTÇÜ

                  

BAKMA SEN

                                               BAKMA SEN

Bakma sen

                                               Yokluğuna ağladığıma

                                      Yokken sen

                                               Yokluğuna bağlandığıma

 

inan özlemişim sadece

                                      pisin sisi çökmemiş gözlerinde okunmayı

                                      ve dokunmayı;

                                      günah kokusu sinmemiş tenine

                                      eline ille de eline…

 

Bakma sen

                                               yokluğuna ağladığıma

                                      yokken sen

                                               yokluğuna bağlandığıma

 

sana ağlamıyorum sakın!

                                      beni yanlış anla!

                                      ölenle ölünüyor ya, kalınmıyor kalanla

                                      gözyaşlarım da kurur elbet bir gün zamanla

                                      dedim ya sen beni yanlış anla!

 

Bakma sen

                                               yokluğuna ağladığıma

                                      Yokken sen

                                               yokluğuna bağlandığıma

 

yalnız değilim,inan

gecelerim var

koynunda hicret saklı

sen gibi ben gibi haklı

uğrumda ölür,öldürür sevgili misali

sen gibi ben gibi ahde vefa timsali

bak işte!sana yemin ediyor

artık sokulmayacak

 

Bakma sen

         yokluğuna ağladığıma

Yokken sen

         yokluğuna bağlandığıma…

                                          

                                    M.Tahir SÜTÇÜ

« Önceki ::